Ramazan Bayrakoğlu, Bodrum’da yıllardır yeni sanatçılar yetiştirmek için atölye çalışmaları yapan bir sanatçı.
Beş yıla yakın zamandır Bodrum’a gidip geliyor. Çalışmalarıyla özellikle son günlerde adından sık sık ve övgüyle söz edilen sanatçıya sorularımızı yönelttik. İlginç bulacağınızı umuyoruz.
10. İstanbul Bienali'nde gördüğüm ve beni derin düşüncelere yönelten "Basit Cevaplar" başlığı altında oluşturduğunuz çalışmanızdan söz etmek istiyorum ilk olarak. Hedefini "Bütün gerçekçi içeriğe rağmen anlam ve anlatımın sıfırlandığı, aslında anlatılanın hiçbir şey ifade etmediği bir noktanın yakalanması" olarak tanımlamışsınız. Bu noktada yaşadığımız dünyanın aşılması imkânsız gibi görünen çelişkilerini, mevcut uygarlığımızın tüm gelişmişliğine rağmen savaşın hiç bitmeyecek gibi görünen acımasızlığını ve çaresizliğini anlatıyormuşsunuz gibi algıladım. Nedense umutsuz olmadığınız gibi bir duyguya kapıldığımı da eklemeliliyim. Sizin bir sanatçı olarak böyle bir noktada sanata ve sanatçıya nasıl bir rol biçtiğinizi, hatta herhangi bir rol biçip biçmediğinizi merak ediyorum.
Aslında resim sanatı veya plastik sanatlar bu kadar katmanlı problemlerle uğraşmak için uygun bir araç değildir, sanat öncelikle bir dil problemidir ve ağırlıklı olarak kendiyle uğraşır. Bir karikatürist bir karikatür çizdiğinde hiç tanımadığı insanların bunu komik bulacağını nereden bilir? Tabii ki kendi algısını ortak algı üzerinden yürütür ve başkalarının neye refleks göstereceğini kendinden yola çıkarak tahmin eder ve esprisini buna göre yönlendirir. İyi bir sanatçı da toplumsal algı konusunda çok kıvrak beceriye sahiptir. Karikatürist bununla beslenir, iyi bir sanatçı ise bunu reddeder veya bu ortak algının sınırları durmaksızın zorlar.
Sanat ortak gibi görünen fakat ortak olmayan bir dildir, olasılıklar üzerine kurulu bir kurgudur. Okuduğum bilimsel bir yazıda mevcut kullandığımız dilin kullanım olasılıklarının zekamızın daha da gelişmesine engel olduğu yazıyordu. Çünkü zeka, dil ile gelişir, oysa bizler yeni gelişmelere ve olaylara mevcut kavramlar üzerinden uyarlamalar yaparız. Örneğin “keskin viraj” deriz ve hepimiz bunun yolun ani dönüşlü bir kısmını tarif ettiğini biliriz, oysa keskinlik kavramının burdaki kullanımıyla kavramsal düzeyde hiç bir ilgisi yoktur. Virajın keskin olması diye birşey olamaz, virajı nitelemek için yeni birşey bulamadığımız için hazır kavramlardan yararlanırız. Ya da yukarıda cümlede kullandığım yola çıkarak tahmin etme aslında saçma bir kurgudur. Yola çıkmak ve tahmin etme arasında eylem nitelemesi adına hiç bir bağ yoktur. Buna benzer örnekler zekamızın gelişimine engel örnek olarak sunuluyor, bu nedenle araştırmanın sahibi yepyeni bir dil gereksiniminden bahsediyordu, işte sanat bu yeni dil algısı için en yakın dil niteliğini taşımaktadır. Çünkü sanat hazır kavram algısını sabote eden temel araçtır. Fakat herşeyde olduğu gibi burada da gerçek sanat dediğim örnekleri kastediyorum, yoksa vasat örnekleri değil.
Sanat müthiş demokratik bir bünyedir, bir şeyi reddetmek için yenisini yapmanız gerekir, yoksa itirazınızı kimse dinlemez, sanatta darbe veya devrim yoktur. Sanatçı toplum algısının ötesinde değildir, herhangi bir açıdan daha ileri de değildir, fakat mevcut olanı zedeleme konusunda sürekli kendini kışkırtır. Sanatçıya biçebileceğim toplumsal rol anarşistliktir.
İstanbul Bienali ile ilgili neler söyleyeceksiniz?
Öğrenciyken Bienal için İstanbul’a hacca gider gibi giderdik, kutsal birşeydi yani bizim için. Katıldıktan sonra söyleyebilirim ki hayatımda katılmaktan en çok pişmanlık duyduğum sanat faaliyeti oldu. Hem içerik hem pratik açısından benim için kabustu, zamanında reddetme gücünübulamadığım için hâlâ pişmanlık duyuyorum, hayatımın geri kalanında ziyaretçi olarak bile gitmeyi düşünmüyorum. Nedenini merak edeceksiniz muhakkak, sadece birini açıklayayım, son bienalin bütçesinin 3 milyon doların üzerinde olduğu söyleniyordu, bu bütçe içinden sanatçılara ayrılan ödenek ne kadar dersiniz? “0” evet bütçede ödeneği olmayan tek kalem sanatın üretimiyle ilgili olan... 5 yıldızlı oteller, uçak ve her türlü ulaşım için reklam için, sabahlara kadar sürecek partiler kokteyller, şehir içi gezileri vs vs hepsi için binlerce dolar bütçe var fakat eser üretimi için tek kuruş yok, ödenek İKSV’nin genç çalışanlarının ikna edebildiği sponsorlardan sağlanıyor, o da ortalama 2000 TL gibi bir bütçe demek. Daha fazla detaya gerek yok bence.
Bodrum'u siz nasıl algılıyorsunuz, bir eğitimci ve sanatçı gözüyle? Sizce Bodrum'da sanat organizasyonları, kurumları nasıl bir yapılanma içinde olmalılar ki sadece ülkemizin değil, dünyanın da ilgi duyduğu bir sanat merkezine dönüşebilsin?
Mevcut kavrayışıyla Bodrum’un bir sanat merkezi durumuna geleceğini sanmıyorum, iyi yatırımlar ve tanıtımlarla oluşturulmuş bu tür yapılanmalar var fakat Bodrum’un böyle bir gereksinimi yok gibi görünüyor. Bodrum’un sabit bir imajı var, bu imaj üzerinden varoluyor, bu imajı değiştirmek
Bodrum’u yok etmek demek olur. Türkiye’de tanınmış kim var kim yoksa Bodrum’la bir ilişkisi var, herkes orda fakat sanat için orda değiller, onları kışkırtacak bir kavrayış yok sanırım, birşeyler yapsalar bile, bir karşılığının olmayacağını biliyorlar. Kısacası siz bunu gönülden istiyor olabilirsiniz fakat Bodrum’un işi aynen İzmir gibi çok zor.
Istanbul'da geçen yıl düzenlenen Contemporary İstanbul'da sizin eserlerinizin çok rağbet gördüğünü okuduk gazetelerde. Eczacıbaşı'nın eserlerinize büyük ilgi gösterdiğini öğrendik. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?
İlgi gösterdikleri Portre çalışmasıydı ve sergiden önce zaten satılmıştı, sanırım mayıs sonu gibi İstanbul Modern’de sergilenmeye başlayacaklar. İnsanlar bence abartılı bir ilgi gösteriyorlar, bez işlerden daha 9 adet kadar yaptım ve hâlâ teknik olgunlaşma aşamasını yaşıyorum, benim gözüme batan eksiklikleri izleyici farketmiyor, söylesem ve göstersem bile önemsemiyorlar. Sanırım boya dışında birşeyin böyle resme dönüşmesi onlara büyüleyici geliyor.
İsrail'de düzenlenen Haifa Museum of Art'daki "BoysCraft" çalışmanızdan biraz söz eder misiniz? İsrail'de böyle bir organizasyonda yer almak sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?
Bu tür organizasyonlarda risk almamak için genellikle daha önce sergilenmiş bir çalışmayı istiyorlar, aslında sanatçıyı değil çalışmayı davet ediyorlar. Bu sergi için araba resmimi istediler. Bu resim ise 2005 yılındaki bienalin yan organizasyonlarının birinde sergilenmişti, küratör orada gördükten sonra çağrıda bulundu. İsrail’deki sergi özü itibariyle elsanatlarını kullanarak sanat yapan erkek sanatçılardan oluşuyordu, konsept tam da bana uygun yani. Bu sergi sürecinde uluslararası bir organizasyonun nasıl ciddi bir şey olduğunu gördüm. Detaylarda gösterdikleri titizlik benim için hayranlık vericiydi. İstanbul bienalinin tam tersi yani.
Sorunuzun özüne gelince bu sergiye İsrail’in Filistin halkına uyguladığı faşist saldırganlığı protesto ederek katılıp katılmamayı düşündüm elbette, bu sergiye katılmanın bana hiç bir artısı yoktu oraya gitmedim, sadece işi gönderdim ve geri geldi. Bu sergi İsrail devletinin daveti değildi, kişisel bir davetti, reddetmek fikri de bana ırkçı bir tavır olarak göründü, reddetmek nezaket dışı bir davranış olurdu.
Ekşi sözlükte sizin "Böcek Projesi" adıyla "ben beyaz ırkım, sanatçıyım, sanatı ancak ben tüketebilirim" diyen zihniyete alternatif olarak bir projeniz olduğunu okudum. Sahi, var mıydı böyle bir proje ve ne oldu bu projeye?
Böcek projesi kısacası şöyle birşey: Yaklaşık 150 kadar katılımcıyı hedefliyordum, bu bildik anlamda sanat eserlerinin sergilendiği bir sergi olmayacaktı. Katılımcılardan sergi için belirlenen tarihler arasında İzmir kenti içinde herhangi bir yerde sanat içeriği bulunan bir üretimde veya eylemde bulunmaları isteniyordu. Onlardan istenen sadece bunu fotoğraflamaları veya video kaydını almalarıydı, sergide bu belgeleri kullanacaktık, kimse kimsenin orijinal çalışmasını görmeyecekti. İnsanlar arasında bir eyleme ortak olmanın manevi bağını oluşturmak istiyordum bu proje ile. Bunu bir ay boyunca oruç tutan insanlar arasındaki manevi etikleşime benzetebilirsiniz.
Kısacası insanlar isterlerse oturma odaları, banyoları veya sokakta çalışma üretebilirlerdi. Böcekler gibi kentin her yanınına yayılacak, alacağını alacak ve kaçacaklardı. Aslında onlardan istenen bir sıradan eylemlerini sanat yapıyorum diye gerçekleştirmeleriydi. Gerekirse yaşlı birini karşıdan karşıya geçirmek bile olabilirdi bu, çünkü sanat hedefi gözetilerek kayda alınmış herşey sanat olma potansiyeline sahiptir.
Bu kadar katılımlı bir proje için geniş bir çalışma ekibi gerekiyordu onu da kurdum. Yaklaşık 20 kadar kişiden oluşan bir ekip oluşturdum, toplantılar yaptık, serginin çatısını oluşturduk, bunu için ortak mekânımız olan fakültede toplanıyorduk. Katılımcı arkadaşlardan birisi fotoğraf bölümündendi ve daha geniş olduğu için kendi bölümünde toplanmayı önerdi, öyle de yaptık. Fakat ilginçtir oda arkadaşı hiç uyarıda bulunmadan dekana sanki illegal bir şey yapıyormuşuz gibi ispiyonlamış. Adını da vereyim dekan Cengiz Çekildi ve kızı fotoğraf bölümündeydi ve başarısız bir öğrenciymiş, bütün beceriksizliğine rağmen kızının bölüme asistan olarak alınmasını sağlamaya çalışıyordu. Buna engel olarak gördüğü bölüm başkanına bir dalavereyle soruşturma açtırtıp görevden uzaklaştırdı ve fakülte dekanlığının yanında kendini fotoğraf bölümünün başkanı olarak atadı.
İşte biz tam bu sıralarda bölümde toplanınca sanırım bütün planını bozacak birşeyler yaptığımızdan korktu. Bizi davet eden arkadaş hakkında da soruşturma açıldı, toplantıya katılan öğrecileri de dersten çıkararak dekanlık odasına götürüp sorgulamışlar. Görüldüğü gibi sanat kolay birşey değil.
Sonra bana telefon açtı ve Fotoğraf bölümündeki arkadaş hakkında terbiyesizce laflar etti. Ben de dekana verdim veriştirdim, gerçekten tepem atmıştı, daha sonra da kayda alınsın diye dekanlık makamına dekanı şikayet eden ve yönetmelikteki yaptırıma bağlı olarak kendine gerekli cezayı vermesi için dilekçe sundum. O tarihten sonra ayrılıncaya kadar bir daha hiç konuşmadık. Fırsat yakalasa eminim kötülük yapardı ama ne mutlu ki bu fırsatı hiç olmadı. Fakat o telefonda söylediği efsanedir benim için. “Burası güzel sanatlar fakültesi git sergini başka yerde yap”.
O tarihten beri hiç bir organizasyon yapmıyor veya öncüsü olmuyorum, fakat bu şok iyi oldu benim için. Daha sonra kenti harekete geçirmek, başkalarına destek vermek adına harcadığım enerjiyi kendime yönlendirdim, 2007 ortalarında profesyonel sanatçı olmaya karar verdim, bunun için program oluşturdum ve sistematik olarak buna çalıştım, sadece iki yıl sonra İstanbul Modern’e kabul edildim.
Onca zaman onca emeği zor zahmet yerinden kımıldasınlar diye başkalarına harcadığıma yanıyorum şimdi. Fakat 20 yıllık eğitimcilikten sonra başkaları için çalışmak bir davranış haline geliyor, bundan kurtulmak zor gerçekten.
Aynı zamanda bir eğitimcisiniz ve sizce ideal sanat eğitimi nasıl olmalı?
Bu o kadar çok değişkenin doğru birlikteliğine bağlı ki önerdiğiniz her şeyin sizin dışınızda bir bağı var, yukarıda dekan örneğini anlattım, üstelik çağdaş sanatçı örneği bu, istediğiniz kadar ideal eğitimden bahsedin, bunun Türkiye’de kurumsal bir yapı içinde olabileceğine inanmıyorum. Emekliliğime 5 yıl kaldı sonra profesyonel sanatçı olarak yaşamak istiyorum, ve en büyük isteklerimden birisi 3-5 kişi arası bir ekip ile 4-6 yıl sürecek 10-20 kadar öğrenci ile tek seferlik resmi statüsü olmayan deneysel bir eğitim kurumu oluşturmak. Bence iyi sanat eğitimi klasik olmayan, deneysel bir yapıdan geçer.
Bodrum'da yaşayan, üreten, sanatla ilgilenenlere, öğrencilere söylemek istediğiniz şeyler var mı? Malum, Bodrum'da güzel sanatlar fakültemiz var.
Sanat özü gereği popist bir bünye. İnsanlar sanat yapıyorsa tanınmak istiyorlar, kabul görmek değer bulmak istiyorlar, bence insanca birşey bu, fakat taktik hatalar yapıyorlar, sanat tanınmak için araç haline geliyor. Sanatın kendisinin amacı olmadığı her durumu arızalı buluyorum. Sanat için hep merkezler önemlidir, fakat ben merkezde olmamak için çabalıyorum, yine de varolacağıma inanıyorum. İnsanın kendisini değilde çalışmalarını gerekli yerlere ulaştırmasının yetip yetmeyeceği konusunda bir deney nesnesiyim şu an. Bence nerede olursanız olun kendiniz iyi konumlandırdığnızda elde edeceğinizi edebiliyorsanuz.